Tarih/Sanat/Kültür/Bilim/Kişisel Blog

Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2020 Salı

Amazon Kadınları

Amazonlar, sadece kadınlardan oluşan bir topluluktur. Dünya üzerinde birçok bölgede yaşamıştır. Bu bölgelerden dikkat çekenleri ise orta Asya ve Anadolu topraklarıdır. M.Ö sekizinci yüzyıl şairi Homer, Amazon Kadınlarından bahseden ilk kişidir. Amazon kelimesi, memesiz anlamına gelmektedir. Bu anlam en çok kabul görendir. Bir inanışa göre yay ve mızrakları daha rahat kullanabilmek için sağ göğüslerini yaktıkları yada kestikleri söylense de, bulunan sanat eserlerinde iki memeleri de mevcut olarak resmedilmiştir. Orta Asya hikayelerine göre İskit ve Sakalardan geldikleri, İskitli kadın savaşçılarının Amazon kadınları olduğu söylenir. Dönemin göçleri sırasında Anadolu topraklarına gelerek Karadeniz bölgesinde yaşadıkları düşünülmektedir. Pausanias gibi önemli tarihçilere göre, Temiskira yani Samsun’un Terme ilçesini Amazon Kadınlarının anayurdu, başkenti olarak ifade eder.

Amazonlar hakkındaki bilgilerin çoğu Yunan kaynaklarında geçmektedir. Yaşadıklarını gösteren bulgular ise, Anadolu topraklarında, Karadeniz bölgesinde araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Halikarnas Balıkçısı, Anadolu Efsaneleri kitabında Amazon kadınları su şekilde anlatılmıştır; Bir gün Amazon erkekleri Zeus’la ilgili bir hikaye duyarak ‘’Biz babayız, asıl tohum bizde, kadınlar tarladan ibaret’’ diyerek başkaldırışlarını ifade etmiştir. Egemenliklerinden vazgeçmek istemeyen Amazon kadınları, bir kurultay yaparak başkaldırıyı bastırmaya karar verirler, Ergenliğe ulaşmış erkekleri kılıçtan geçirip, üreme organlarını keserek ana Tanrıçaya sunarlar. Bugünkü sünnet bu dinsel olayın ardından hafifleştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Müslüman olmayan toplumlarda dahi kadın ve erkek sünnetlerinin yapıldığını bilmekteyiz. Afrika kabilelerinde bunların birçok örneği varken Amazon kadınlarının bahsedilen hikayesi bunu açıklar nitelikte. Tekrar Halikarnas Balıkçısı, Anadolu Efsaneleri kitabına dönecek olursak ‘’Amazonlar, erkek çocukları öldürmemiş, ilerleyen zamanlarda başkaldırmasınlar diye kol ve bacaklarını kırmışlardır. Erkeklere yün eğirmeyi, yemek pişirmeyi ve ev işlerini öğretmişlerdir. Ama çok geçmeden kolu kanadı kırık, yamrı yumru erkeklerden de hoşlanmaz olmuşlar. O zaman komşularıyla savaşta tutsak ettikleri erkekleri bir süre kullandıktan sonra öldürmeyi âdet edinmişler. Ama bu da hoşlarına gitmemiş. Komşu kabilelerle bir anlaşma yapmışlar. Her ilkbaharda tarlalar sürülüp tohumlar saçıldıktan sonra Amazonlar, komşu kabilelerin delikanlılarını sınır boyunca davet ederlermiş. Ekinler bereketli olsun diye sürülmüş toprağın saban izleri üzerinde erkeklere kavuşurlarmış. Amazonlar doğan çocukların kızlarını alıkoyar, erkek çocukları ise komşu kabilelere verirlermiş.”


Yunan Kaynaklarına Göre Amazon Kadınları

Amazon kadınları hakkındaki en ayrıntılı araştırma Yunan Şairleri tarafından yapılmıştır. Homer, Amazonları anlamı belirsiz bir terim olan ‘’antianeirai’’ olarak bahsetti. Yunan kaynaklarında Amazonların Pontus bölgesinde yani Türkiye sınırları içinde bulunan Karadeniz kıyısında yaşadıklarından bahsedilmiştir. Bu bölgede Kraliçeleri Hippilyta önderliğinde bağımsız bir krallık kurarlar. Bununla birlikte Ephesus, Sinope, Paphos ve Smyrna kentlerini de kurdukları söylenir. Tarih sayfasında birçok kez karşımıza çıkan Herodot, Amazonları erkekleri öldüren anlamına gelen ‘’androktones’’ olarak tanımlamıştır. Amazon bölgesinde erkekler yaşamazdı. Komşu kabile olan Gargareanları yılda bir kez ziyaret eden Amazon kadınları, doğan çocuklardan erkek olanları babalarına verir yada öldürür, kız olanları büyüterek tarım, avcılık ve savaşçılık gibi alanlarda yetiştirirlerdi. Yunan medeniyeti ile birçok kez savaşan Amazon kadınlarının, Yunanistan’ın Teselya, Chaeronea, Megara, Atina, Halkis şehirlerinde anıt mezar ve heykeller bulunmuştur. İzmir ilinin Selçuk ilçesinde bulunan Efes Antik Kent’te Yunan bakirelerinin yılda bir kez Amazon kadınlarına ithafen silahlar kuşanarak özel bir dans sergilediği anlatılanlar arasındadır.

Dede Korkut’a Göre Amazon Kadınları

Dede Korkut hikayelerinde Amazon kadınları ‘’Alp Kızları’’ ismi ile geçmektedir. Azerbaycan da yaşadıkları yada bulundukları iddialar arasında yer alır. Orta Asya Medeniyeti olan ve Türk oldukları söylenen İskit dilinde de ‘’oiorpata’’ denmektedir.

Türkiye’nin İzmir, Şanlıurfa gibi şehirlerinde Amazonların resmedildiği kabartmalar bulunmuştur. Samsun da mağara Terme de ise Amazonları anlatan heykeller mevcuttur. Herodot’a göre Giresun kalesinde ve Giresun Adasında Amazonların yaşadığını da İddia etmiştir.

Herodot sonrası Amazon kadınlarının izleri silinmeye başlamışken, 1990'ların başlarında ortak bir ABD-Rus arkeolog ekibinin Kurgan olarak bilinen yaklaşık 2.500 yıllık mezar höyüklerini kazarken olağanüstü bir keşif yaptı. Ural Dağları’nın güney ucundaki Pokrovka tarım sahasında Yablonski’yle konargöçer yaşamının peşindelerdi. Sauromatians ve onların torunları Sarmatians'a ait 150'den fazla mezarı gün yüzüne çıkardılar. Bu mezarlarda, Silahlarıyla gömülmüş savaşçı kadınlar bulundu. Tarife göre kadınlarda, sol tarafında bir demir hançer ve sağında 40 bronz uçlu ok vardı. Başka bir kadının iskeleti gömülü halde bulundu ve bükülmüş bir ok ucuna sahipti. Arkeologları şaşırtan sadece yaraların ve hançerlerin varlığı da değildi. Silah taşıyan kadınların boylarının bir hayli uzun olduğunu fark ettiler. Kadınların Amazonlar olduğu düşünülmekte.

Amazon Kadınları Türk mü? 

Tarihi kaynaklar haricinde kendi yorumumdan bahsetmek istiyorum. İskit bölgesinden geldiği iddia edilen, Kazakistan da kazı çalışmalarında bulgularına rastlanan, Dede Korkut’a göre Azerbaycan da yaşayan, Herodot’a göre Giresun kalesi ve Giresun Adasında yaşadığı söylenen, Halikarnas Balıkçısı, ‘Anadolu Efsaneleri’ kitabında İzmir, Şanlıurfa gibi şehirlerde yaşayıp Samsun, Ordu, Giresun Bölgesine yerleşen ve aklıma şu anda gelmeyen birçok bulguya söylentiye göre Amazon Kadınlarının Türk olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum.

Türk tarihinde göç çok önemli bir rol oynar. Türk tarihine ciddi anlamda katkıları vardır. Düşünüldüğünde Amazonların, Orta Asya İskit topraklarından savaş, ganimet yada o toprakların zorluklarından dolayı Mogolistan, Kazakistan, Azerbaycan topraklarında geçerek Şanlıurfa’ya kadar ulaştıkları ardından ise Anadolu da Karadeniz topraklarına yönelerek Samsun Ordu, Giresun’a yerleştikleri görülüyor. Tarihi kaynaklara göre İzmir’de bulundukları ve ardından Yunan medeniyeti ile savaştıkları ortaya çıkıyor. Bu olanların ardından Yunan kaynaklarında bahsedilmeye başlanıyor. Tam bir Türk göçebe hayatı ve kültürünü andırıyor. Sizlerin bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz. Sizce Amazon Kadınları Türk mü?
Kaynakça




11 Nisan 2020 Cumartesi

İngilizler’in Anlatımı İle Çanakkale Savaşı

Birkaç yıl önce İngilizler tarafından yorumlanarak Çanakkale Savaşını anlatan bir belgesel izlemiştim. Bu belgeseli tekrar arşivimde buldum ve siz okurlarıma belgeselin yazıya dökülmüş halini sunmak istiyorum. Belgeselde konuşmalar şu şekilde başlıyor; 3 Ocak 1915’de Türklerin Sarıkamış’ta ilerlemesinden panikleyen Çar, müttefiklerin Osmanlı Devletine saldırması konusunda ısrar etti. İngiltere bunu kabul etti. Döneminin Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill’e göre, ‘bu tarihteki en büyük seferberlikten biridir. İstanbulun doğu için olan önemini düşünün Londra, Paris ve Berlin’in batı için olan öneminin hepsinden daha fazladır. Ele geçirilmesinin ne demek olduğunu düşünün’ diyerek anlatmıştı. Bu savaşın gidişatını değiştirebilecek bir müdahaleydi. Almanya’nın doğuya giden yolunu kesebilir, Balkanların kilidi ve Karadeniz üzerinden Rusya’nın önü açılabilirdi. Ama ilk önce donanmanın Çanakkale Boğazını zorlaması gerekecekti. Fransa, Akdeniz’de inisiyatif almak için İngiltere’nin itirazlarına rağmen donanmaya katılmakta ısrar etti. 18 Mart 1915’de Fransız ve İngiliz gemilerinden oluşan donanma boğaza saldırdı. Fransız Amiral Emile Guepratte ‘gemi, büyük kalibreli birçok mermi ile vuruldu. Taret devre dışı kaldı ve tüm mürettebat öldü. Alevler hiç bir şeyi ayırmıyordu. Birkaç dakika önce gözü pek ve cesur genç askerlerimiz karbonla karartılmış çıplak çeliğin üzerinde yatan iskeletlere dönüştü’ dedi.

Belgeselin devamında ise Türk mevzileri karşı ateşten zarar görmemişti. Müttefik gemiler çok kolay hedeflerdi. Çanakkale de Müstahkem Kurmay Başkanı olarak görev yapan Selahattin Adil Paşa, ‘’Batarya komutanı Rıfat Bey’e ateşi arttırmasını söyledim. Mermiler düşman gemilerinin güvertelerinde patlıyor’’ dedi. Hasarları oldukça büyük. Fransız savaş gemisi Bouvet, mayına çarptı. O gün 3 savaş gemisi battı 3’ü kullanılamayacak, 4’ü de hasarlı duruma geldi. Müttefikler 700’ün üzerinde kayıp verdi. Osmanlı İmparatorluğu için olağanüstü bir zaferdi. Müttefikler tekrar saldırdı ve bu sefer donanma, çıkartma birliklerini destekleyecekti. Anzaklar olarak bilinen Avustralya ve Yeni Zellanda ordu birlikleri Fransız ve İngiliz askerlerine katıldı. Anzaklar, sonradan uydurulan efsanelerin aksine, taşradan gelen dayanıklı tipler değillerdi. Çoğu, anavatanları için savaşan ilk jenerasyon şehirli İngiliz göçmeniydi. Beyzade Kerim gibi Türkler ise bunun vatanları için bir ölüm kalım savaşı olduğunu biliyorlardı. Bir Türk askerinin mektubunda şu sözler yazılmıştı. ‘’İnancım, vatanım ve sevgili İstanbul’um için kendimi feda edeceğim. Atalarımın ruhuna, masum yavrumun hayatına sevgili karımın onuruna uzanan elleri kıracağım. Bir İngiliz kadar katı kalpli olacağım. Seni selamlıyorum gözümün nuru İstanbul. Ölmek üzere olan bizler sana elveda diyoruz…

25 Nisan 1915’de 70.000 askerden oluşan taburlar Gelibolu yarımadasına çıktı. Er Robert Atkinson bugüne kadar ki en büyük deniz çıkartmasına tanıklık etti. ‘’Taburlar yedekte kıyıya çekilen küçük botlarla çıkartma yaptılar. Korkunç bombardımanın sesiyle yuvarlanan kayalar Türkleri şaşırttı. Donanmanın topçuluğu mühteşemdi. Dehşet bir manzara. Bu benim ilk muharebemdi’’ dedi. Anzaklar yanlış yere çıkarma yapmışlardı. 8.000 asker dik tepelerle çevrili, dar ve uzun bir kumsalda savaşıyorlardı. Oraya Anzak Koyu adını verdiler. Türkler, bizi topçu ateşiyle karşıladı ve hepimizi denize püskürttüler. Çok azımız vurulmuştu sahilde düzen kaybolmuştu tam bir karmaşa yaşanıyordu. Anzak Koyu çıkartmasında fazla kayıp verilmişti. Yeni Zellandalı William Malone, Avustralyalı subayları beceriksizlik ve budalalıkla suçladı. General Braund’un savunma pozisyonu, planı yoktu tek yapabileceğimiz, taburları tepenin ötesindeki ormana götürmeye çalışmaktı. Avustralya ve Yeni Zellandalılar’ın milliyetçilikleri Türk tepelerinde artmıştı. A.H Darnel (Avustralyalı Teğmen) ‘’Dünyanın bu bölgesi bizim olacak’’ şarkısı söylüyorduk. Yeminler ederek cesurca tepeye hucüm ettik. Bazı yerler o kadar sarptı ki ancak sürünerek tırmanabildik. Makinalı tüfek ateşiyle yere düşenlere bakmadan devam ettik. Heyecan verici bir vahşetti.

Savunma, Almanya Generali Liman Von Sanders’e bırakılsa Anzaklar’ın işi bu kadar zor olmayacaktı. Asla gelmeyecek bir taarruz için birlikleri 9 mil geride konuşlandırılmıştı. Ama 34 yaşındaki Türk Subay Mustafa Kemal, Conk Bayırının tepesine çıkmış askerlerinin kaçtığını ve Anzak taburlarının yaklaştığını görmüştü. ‘’Niye kaçıyorsunuz?’’ diye sordum. ‘’Düşman efendim’’ dediler. ‘’Düşmanda kaçmamalısınız.’’ ‘’Cephanemiz kalmadı’’ dediler. Süngülerini takmalarını ve yere yatmalarını emrettim. Biz yere yatınca düşmanda yere yattı, Zaman kazanmıştık. Mustafa Kemal kesin bir emir yayınladı. ‘’Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelecektir.’’dedi. Enver Paşa’ya Alman dostlarını lanetleyen öfkeli bir mektup yolladı. Liman Von Sanders ordumuzu da ülkemizi de tanımıyor ve durumu doğru dürüst inceleyecek zamanı da yok kalpleri ve ruhları bizim gibi vatanın savunulması ile dolu olmayan Von Sanders liderliğindeki Almanlara güvenilmemesi konusunda ısrar ediyorum. Türkler, Anzakların çıkartmasını kontrol altına aldılar. Gelibolu Mustafa Kemal’i bir kahraman yaptı. 8 yıl içinde ülkesinin lideri oldu ve Türklerin Atası anlamına gelen Atatürk ismini aldı.

İngiltere’nin V kumsalındaki çıkarması daha kötü gitti. Plan, kömür ambarı bile tıka basa asker dolu olan River Clyde gemisinin hızla kıyıya gitmesiydi. Ama Türk ateşine maruz kalan gemi, karaya oturdu. Bir Türk askeri, ‘’Düşman komutanları, askerleri rampalardan aşağıya gönderiyorlardı ama ateşimizden kaçamazlardı. Ateşimiz çok etkiliydi. Düşmanı denize döküyorduk. V kumsalı, balık sürüsü düşman cesetleri ile dolmuştu. Akan kanlardan denizin rengi değişmişti’’ dedi. Diğer çıkarmalar iyi gitti ama başarılardan faydalanılamadı. General Sir Ian Hamilton komutasındaki müttefik harekatı grupları arası iletişimsizliğin kurbanı oldu. Batı cephesinde olduğu gibi iki taraf da şiddetli mevzi savaşına başladı. Fransız Subay Jean Giraudoux savaşın vahşete döndüğünü görmüştü. ‘’Avustralyalılar Türkleri katlediyorlar bir Avustralyalı, Türkler’in ulusal düşmanları olduğunu’’ söyledi. Gelibolu’daki şartlar korkunçtu. Aşırı sıcak, dondurucu soğuk, yetersiz su. Binbaşı Burge’un annesine yazdığı mektup; Saygıdeğer Madam kana susamış 2 milyon Türkten yaklaşık 180 metre uzakta elimde kalemim, korkusuzca oturuyorum. Onlarla aramda 1.8 metrelik sert toprak olduğunu söylemeyi unuttum güneş yakıyor ve çok susadım. İçilebilecek tek şey pis kuyudan gelen ve sanki kuyuda katır ölüsü varmış gibi tadı olan su. Nasıl olduysa bize verilen arıtma tabletleri çok iyi, suyun tadını sanki kuyuda iki ölü katır varmış gibi yapıyor.

Bir Türk Mektubu; Yüzbaşı Mustafa Muhammed’den soylu eşi Ayşe’ye. Ayşe, sabah yıldızım, tüm bunların bitmesi için Allaha dua ediyorum. Sevgili İstanbul'umuzun harap, evlerimizin yanıp kül olduğunu görebiliyorum. İngilizler çok inatçı ve ölümden korkmuyorlar. Çok acımasızlar, karanlıktaki kurtlar gibi bizi izliyorlar. Gündüz de şeytan gibi üstümüze çullanıyorlar. Bu aşağılık savaşa neden girdik? Ayşe, güneş batıyor, artık ibadet etmek için iznini istemek zorundayım. Allah seni korusun Ayşe, Keşke evde olsaydım da aşkımı sana gösterebilseydim. Mustafa’nın mektubu Ayşe’nin eline hiç geçmedi. Bir İngiliz askeri tarafından ölü bedeninde bulundu. Türkler bir öğlende 10.000 adam kaybetti. Yaza girildiği için ölülerin kokusu dayanılmaz olmuştu. En sonunda ölüleri gömmek için ateşkes ilan edildi. Türk askerinin çoğu okur yazar değildi. Yaşadıkları şarkılarda anlatıldı...

En büyük katil hastalıklardı özelikle de tifüs ve dizanteri. İngiliz Kraliyet Donanmasından Joe Murray, ‘’Eski dostum zeki dürüst bir askerdi. 10 gün kadar sonra kalçasının üzerinde ağır ağır gittiğini gördüm onu tuvalete ( helaya) indirmeye çalışıyorduk. Ne olduğunu anlamadan birden 30 cm genişliğindeki hendeğe yuvarlandı. Onu dışarıya çıkaramadık, hiç gücümüz kalmamıştı. Kendi pisliğinde boğuldu, orada öldü.

Yarbay Fahrettin’in babasına yazdığı mektupta söylediği gibi müttefiklerin azmi zayıflıyordu. Düşman birliklerinin morali tarif edilemeyecek kadar kötü, birliklerini gemiye bindirip bir gece gidecekler… Bunu 20 Aralık 1915’de yaptılar. Nöbetçi Subay olan İzzettin Bey sabah 3’de ayaktaydı. ‘’Birçok fırkateyn ve askeri nakliye gemisi geldi. Yeni bir saldırı olduğunu düşündük ama tersine İngilizler kaçıyordu. Hiç bir ümitleri kalmamıştı. Allah'ın iradesi ile zafer bizimdi.’’ Türk birlikleri terkedilmiş müttefik mevzilerine girdiler. Geri çekilen müttefiklere ateş etmediler, sadece gittiklerini görmekten mutluydular. 9 korkunç aydan sonra, Gelibolu tepeleri sessizleşmişti. İki taraf yaklaşık 250.000 kayıp verdi ama Türkler için bu zaferdi. Düşman çekildikten sonra İstanbul bir ucundan diğer ucuna süslendi, geceleri minareler kandillerle aydınlatıldı. Herkes neşeliydi, solgun yüzler gülmeye başlamıştı İstanbul hayata geri dönmüştü.

Not: İngilizlerin anlatımı ile Çanakkale Savaşını eksiksiz yazmaya çalıştım. Yazarken manevi olarak zor anlar yaşadığımda oldu. Bu savaşın ne kadar zor şartlarda kazanıldığının ve Türkiye Cumhuriyetinden başka vatanımızın olmadığının farkına varılması dileği ile sağlıcakla kalın…

Siyah beyaz tarihi resimler TSK Arşivi ve En Son Haber alınmıştır.


26 Ekim 2019 Cumartesi

Kızıl Elma

Türk Mitolojisinde üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülkeler ve düşleri simgeleyen ifadedir. Kelime anlamında ise; ” ‘Kızıl” Türk kültüründe kıymetli sayılan bir renk, ”Elma” ise bolluk, bereket ve şifa kaynağı olarak görülen bir meyvedir. Oğuz Türklerinde Güneş ve Ay’ı anlatan kızıl topa dayandığı düşünülür. Bu top, ‘muncuk’ adıyla bayrak ve tuğları süsler, bazen zaferin işareti, bazen ise hakimiyetin sembolü ve hedef seçilen yeri ifade etmiştir. Kızıl Elma Konusundaki genel düşünce bu şekilde anlatılır.


Kızıl Elma, ilk kez Oğuz Türklerinde doğduğu ve Ergenekon Destanında Ergenekon’dan Dışarıya çıkma aynı zamanda kaybedilmiş toprakları geri alma amacı ile simgelendiği kabul edilir. Türkistan'dan Hazar Denizi'nin doğusuna gelen Oğuzların ise Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hakimiyetinin ifadesi olarak bulunan altın topu yani Kızıl Elma'yı ele geçirmeyi ülkü edindikleri düşünülür.


Osmanlı Devletinde Kızıl Elma İstanbul’un fethinden sonra yeniçeriler arasında yaygınlaşır. O dönemlerde önemli şehirlerin fethi için kullanılan simgedir. Fatih Sultan Mehmet ile başlayarak III. Selim dönemine varana kadar Türk askerinin “Padişahım, biz senin uğrunda ta Kafdağı'nın ötesine, Kızılelma’ya dek varırız” sözlerini dillerinden düşürmediği ifade edilir. Belgrad’ın alınması (1521), Mohaç Savaşı (1526) ve I. Viyana Kuşatmasında Osmanlı eserlerine göre Kanuni Sultan Süleyman’ın ‘Kızıl Elma’yı eline aldığından’ bahsedilmiştir.


Türkiye’de Kızıl Elma Türk Milliyetçiliğinin imgesi haline gelmiştir. Turan’ı yani Türk Birliğinin idealini sembolize eder. Turan Ülküsü ve Kızıl Elma imgesini bir araya getiren Ziya Gökalp, konuya farklı bir anlam kazandırmıştır. Günümüzde hala daha bu imgeyi konuşup Kızıl Elma neresi diye sormaktayız. Televizyon programlarında, sosyal medyada ve bir çok farklı mecralarda, bu konu net bir sonuça ulaştırılmamış olsa dahi biz Türkler Kızıl Elma’nın neresi olduğunu gayet iyi biliyoruz.


Kızıl Elma, yüzyıllar önce İstanbul, Belgrad, Mohaç Savaşı ve I. Viyana Kuşatmasında Olduğu gibi, günümüzde; Fırat Kalkanı Harekatı, Zeytin Dalı Harekatı (Afrin), Barış Pınarı Harekatıdır. Kızıl Elma sadece fetih kapılarını açan bir sembol değildir. Kanuni Sultan Süleyman’ın deyimi ile; “Kızıl Elma, benim gitmek istediğim yer, işte… Hakk’ın beni göndereceği yer“ söylemi ile ifade etmiştir. Bu Ülkü Güneş’in doğduğu yerden battığı yere kadar olan bütün toprakları hükmetmek ve nizam getirmektir. Kim acı çekiyorsa onun yarasını sarmak, Türk’e İslam’a dert vereni imha edip, derdini başından almaktır. Kızıl Elma fetih kapılarını açan bir araç olduğu gibi mazlumun yanında olmaktır…

Kaynakça


31 Ağustos 2019 Cumartesi

Islık Çalan Ok (Mete Han)

       Dünyamızın bu zamana kadar gördüğü ve şahit olduğu en büyük olaylardır savaşlar, geçmişte olduğu gibi günümüzde eksik olmayan savaşların birde teknoloji boyutu vardır. Devletleri orduları hatta halkı tedirgin eden teknolojik oluşumlardır aslında. Bu yazımda günümüz askeri teknolojisinden çok eski çağlara ait bir konudan bahsedeceğim. Türklerin kullanmış olduğu, ‘’Islık çalan ok ucu’’ (Temren).


13. Yüzyıl Islık Çalan Ok Kemikten Yapılmıştır.

      Islık çalan ok ucu ‘’vızlayan, vızıldayan veya çavuş oku’’ olarak adlandırılır. Büyük Hun İmparatoru Mete Han tarafından icat edilmiştir. Madeni ok uçlarının oklara takılması amacı ile meydana gelmiş küçük ama etkili bir teknolojidir. Öldürmekten çok savaşlarda haberleşmek ve sesi ile düşmanı tedirgin etmektir.


Mete Han Dönemi Islık Çalan Ok

     Mete Han, M.Ö 209 yılında Devlet töresini bozan babasını bu ok uçunu kullanarak öldürtmesinden sonra tahta geçmiştir. Dönemine damga vurmuş ve hala daha isminden çok söz ettiren Mete Han Türk birliğini ve beraberliğini saylayan ilk liderdir. Mete Han, askeri deha olmakla beraber mucit bir kişiliğe sahipti. O zekasını ve stratejisini savaş alanlarında birçok kez ispat etmiş, tecrübeleri doğrultusunda kusursuz ıslak çalan ok’u icat etmiştir. Ok’un kullanımına gelecek olursak diğerleri ile aynı olup, aralarındaki tek fark ok yaydan fırlarken çok şiddetli ıslık sesi çıkarması ve sonucunda düşmanın endişelenip korku duygusuna bürünmesi sağlanırdı. Mantıksal olarak bir ok ile sadece bir kişi öldürülebilir, ancak küçük bir sessizliğin ardından ıslık çalan ok ile binlerde düşmanı korkutup, endişelendirip savaş başlamadan öleceklerini düşünmeleri, mağlup olarak savaşa başlamalarına neden olacaktır. Islık çalan ok’u Mete Han’ın rütbeli askerleri kullandığı gibi, Osmanlı Devletinde ise çavuşlar kullanmıştır. Rütbe dizilimine göre ilk oku Mete Han atar ardından ise rütbeli askerleri aynı yöne oklarını göndermeye başlardı. Muazzam bir disiplin ve strateji ile salınan oklar büyük bir ıslık gürültüsü eşliğinde hedefine ulaşırdı.


Moğol Dönemine Ait Islık Çalan Ok

      Türkler her zaman olduğu gibi savaşın efendisi, oyunun kurucusu ve oyunları bozan olmuştur. Görüyoruz ki içsel olarak hala daha aynı özellikleri taşıyor, uygulamaya devam ediyoruz. Türk ırkı ve gerçek müttefikleri endişelenmesin asla ‘’ biz gemiyiz onlar sadece mürettebat, gemi batarsa mürettebat boğulmaya mahkumdur’’…




Ulu Çınar Ağacı (BİR ÇINAR'IN HİKAYESİ)

     Ordu’nun Ünye ilçesesinde Cumhuriyet Meydanında bulunan bu ağaç doğu çınarı (Platanus Orientalis) türündendir. 450-500 yıl olarak kabul edilmektedir. Çevresinin boyu 9 metre iken çapı 3 metredir. 30 metre boyundadır. Çok geniş dalları ile büyük bir alanı çevreleyen ve çevrelediği alana gölgesini bırakan eşsiz bir eserdir.

Ünye Ulu Çınar Ağacı 2019

TARİHİ

        Bir rivayete göre 1461 yılında Trabzon seferinden dönen Fatih Sultan Mehmet Han Ünye’nin şu anki meydanına girer. Burada hiç ağaç olmadığını fark eden İstanbul Fatihi Lalasına dönerek ‘’Lala burada neden hiç ağaç yok? Hemen çadırımın önüne fidan dikilsin buradan tekrar geçmek nasip olursa gölgesinde dinleniriz’’ diyerek çadırın kurulduğu yere çınar ağacı dikilmesini emreder. Dikilen çınar ağacı bu günden sonra birden çok olaya şahit olacaktır. Bu tarihi olaya bakılarak çınarın 558 yıllık olduğu da anlaşılmaktadır.


Ağacın Arasından Görünen Yer Cami Eski Hapishane (İdam Mahkumlarının Kaldığı Yer)


HİKAYESİ

        Çınar’ın dikildiği bölge döneminde meydan olarak kabul edilmiştir. Ünye deki tüm yollar bu çınar ağacına çıkar. Yerel halk çınar’ın altında dinlenir ve gölgesinde oturur. Aynı zamanda buluşma noktasıdır. Arkadaşlar burada buluşur konserler, bayram törenleri ve siyasi mitingler burada yapılır. Önemli etkinliklerin odak noktasıdır. Çınar ağacı’nın dikili olduğu bölge ‘meydan’ olarak kabul edilmesi nedeni ile yerleşim bu alanın çevresinde başlamıştır. Nal, fayton, araba ve korna sesleri, eskiden kurulan pazarın sesleri, çocukların sesleri, banklarda oturup yapılan güzel sohbetlerin şahididir. 1950’li yıllarda 2 gövdeye sahip olan çınar ağaçı’nın bir gövdesine yıldırım düşmesi sonucu parçalanmış ve restorasyon çalışmaları sırasında içi doldurulmuştur. Birden çok sel felaketine tanıklık eden ulu çınar aynı zamanda mahkumları idam ettirmek içinde kullanılmıştır. Ağaç’ın hemen yanında bulunan tarihi cami zamanında hapishane olarak kullanılmıştır. İdam mahkumları buraya getirilir ve idam gününe kadar burada tutulurdu. Mahkumların geceleri çıkardıkları hüzün seslerinin şahididir. Hacı Ali Paşa tarafından yüzlerce mahkum bu çınar ağacında idam edilmiştir.


Ünye Meydan ve Çınar Ağacı 2019

   Hayatı sadece biz insanlar değil bizim gibi diğer canlılarda yaşıyor. Her canlının bir hikayesi vardır. Çiçeğin filizlenip, büyüyüp, arıların durak noktası olması gibi döngüyü devam ettirirler. Zarar vermeden incitmeden hatta döngüye destek olarak devamlılıklarını sağlamalıyız. Olaylara sadece kendi açımızdan değil diğer canlılar açısından da bakmalıyız.

DÜNYADAKİ DİĞER CANLILAR OLMADAN BİZ VAR OLAMAYIZ…

KAYNAKÇA


TÜRK PİRAMİTLERİ (Çinde Gizli Tarih)


   Türklerin tarihi asırlardan bu yana gizlenmeye ve saklanmaya çalışılmıştır. Avrupalıların ve Çinlilerin Türk tarihini gizlemeye çalışma girişimleri çok fazla bilinmese de tarihi bulgular bunu göstermektedir. Türklerin aslında çok büyük, görkemli ve ihtişamlı bir tarihinin olduğunu Türkler olarak bilmekteyiz. Ancak sadece bu bildiklerimiz değil bunun haricinde de gizlemeye çalışılan tarihimizin var olduğunu, bizlerden saklanıldığını, aynı zamanda tahrip edilmeye çalışıldığını öğreniyoruz. Bu konunun tüm Türk Devletlerini ilgilendirdiğinin kanaatindeyim.


    Çin’in orta kesiminde Şaanşi eyaletinin başkenti Xian (Şian) şehrinin 100 kilometre yakınında bulunan Türklerin eski tarihine ait piramitlerin bulunduğu ancak bu eserleri ve bilgileri Çin’in sakladığı iddaa edilmektedir. Türk yazar Oktan Keleş’in Çin de yapmış olduğu araştırmalar sonucu şu sözleri söylemiştir; ‘’Türk tarihi açısından büyük önem arz ettiğini ve bütün ezberleri bozacak kadar dünya tarihi açısından önemli olduğunu’’ söyledi.


    2. Dünya savaşı esnasında Amerikalı pilot James Gaussan, Hindistan’dan Chungking’e erzak taşırken gördüğünü rapor etmiştir. Kireç taşından yapıldıklarını tahmin ettiğini söyleyen savaş pilotu bu konuyu da tartışmaya açmış oldu. Daha sonra Alman araştırmacı yazar, Hartwig Hausdorf bölgeyi ziyaret ederek materyal ve bilgi topladı. Bu olaylardan sonra Çin Yönetimi, bölgede araştırma yapmayı, yabancı araştırmacılara ve kendi araştırmacılarına aynı zamanda arkeologlarına yasakladı. Çin Hükümetin’in gizlemeye çalıştığı şey aslında Türlerin açığa çıkmamış olan tarihidir.


    Beyaz Piramitler olarak anlatın Türk Piramitleri hakkında kesin bilgilere sahip olmadığımızı ancak 300 metre olduğu söylenen dev bir piramit ve etrafında çeşitli boylarda piramitler olduğunu ifade edilir. Piramitlerin 5000-6000 yıllık oldukları tahmin ediliyor. içinde 2 metreye yakın mumya olduğunu söyleyen Oktan Keleş, mumyanın başında bulunan kayada işaretlerin ve yazıların olduğunu belirtmiştir. Sağlık Bakanı Halil Şıvgın 1984 yılında Çin’i ziyaret ettini, eski ‘Mısır tekniklerinden daha ileri tekniklerle yapılmış mumyalar görüdüğünü’ ifade etmiştir. Ancak daha çok dikkat çeken unsur ise ‘ay yıldız ve kurt başları’ figürlerinin bulunmasıdır.


    Çin yönetimi ne kadar inkar edip gizlesede uydudan tespit edilmiş piramitlerin, var olduğu bilinmektedir. Tüm dünya’ya bir hatırlatma daha yaparak unutulmasın ki 40 devlet tarihini anlatıp yazarken Osmanlı İmparatorluğundan bahsetme zorunda kalıyor. Birçok devlet tarihini anlatırken Türklerden bahsetmek anlatmak hatta yazmak zorundadır. Kimse gizlemeye çalışmasın er yada geç gizlenmeye çalışılan her ne varsa ortaya çıkacaktır. ‘TÜRKLER OLMADAN DÜNYA TARİHİ YAZILAMAZ’…


Türk Piramitleri içeriğini hazırlarken Oktan Keleş'in Makalesinden yardım alınmıştır.


NOT: Piramitlere Google Earth’den ve Google arama motorundan şu koordinatlar aracılığı ile ulaşabilirsiniz;




34.338118, 108.570022

34.397954, 108.712916

34.390380, 108.739579

34.374940, 108.698493

34.400807, 108.765103

34.361719, 108.640854


Alp Er Tunga (BOZKIR'DA BİR BOZKURT)


    
    Bir çok kaynakta Türk olarak gösterilen İskitler'in (Sakalar) en bilinen hükümdarı Alp Er Tunga'dır. Türk hükümdar soyunun atası kabul edilen ve bütün Türk Halklarının Tarihi Destanlarında kahramanlığın sembolü olmuş bir karakterdir. Tunga sözcüğü leopar cinsinden yırtıcı bir hayvanın adıdır.
İskit Savaşçıları
      Kaşgarlı Mahmut bütün Türk Halklarının Hükümdarlarının Efrasiyab yani Alp Er Tunga soyundan geldiğini Efrasiyab soyundan olmayanlara Hakan veya Han denilemeyeceğini söyler. Başta Karahanlılar olmak üzere Uygur Devleti ve Selçuklu Hükümdarlarının kendilerini Efrasiyab soyundan olduklarını iddaa ettikleri yerli ve yabancı birinci el kaynaklardan da anlaşılır.

İskit Haritası

    Bütün bu bilgiler Alp Er Tunga’nın belli bir Türk Boyunun değil bir çok Türk Boylarının Ortak Kahramanlık simgesi haline dönüştüğünü gösterir. Alp Er Tunga ilk Türk ve Turan lideri kabul edilmektedir.
    Sakalara (İskitler) ait olan Alp Er Tunga Destanı Türk Kültür Tarihindeki en önemli destanlardan biridir. Alp Er Tunga’nın ölümü konusunda söylenmiş ağıt’ın bir bölümü Kaşgarlı Mahmut Tarafından yazıya geçirilmiştir;


Alp Er Tunga öldü mü? 
Kötü Dünya kaldı mı? 
Zaman öcünü aldı mı? 
Şimdi yürek yırtılır. 

Feleğin töresi bu, 
Bunda çok nedenler var, 
Atsa Dünya’ya oku, 
Dağlar başı kesilir. 

Erler kurt gibi hıçkırdı, 
Yaka bağır yırtıp durdu, 
Acı ağıtlar çığırdı, 
Yaş akar gözler kurur.




Tarihte Bugün 08/08/1915

Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.

İzleyiciler

Çeviri / Translation

EnglishFrenchGermanItalianPortugueseRussianSpanishTurkish

TELİF © Serhat Acar TÜM HAKLARI SAKLIDIR

( YORUMLARDA LİNK PAYLAŞMAYINIZ )